Prof. Dr. Öner Günçavdı, ODD Dergi için Türkiye ve dünyadaki son ekonomik gelişmeleri değerlendirdi.

“Ekonomik büyüme sadece bugünün değil, yarının da problemi olacak!”

İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Öner Günçavdı, ODD Dergi için Türkiye ve dünyadaki son ekonomik gelişmeleri değerlendirdi. Büyümenin sürdürülebilirliği için Türkiye’nin büyüme modelini değiştirmesi gerektiğine vurgu yapan Günçavı, “Artık talebe dayalı büyüme modelinin sonuna gelmiştir. Harcamanın yerine üretimin, gelir yaratabilmenin zamanıdır. Bunun yapılamadığı bir Türkiye, maalesef düşük büyüme oranlarına mahkum kalacaktır” diyor.

2015 yılının ikinci çeyreğine ait milli gelir rakamları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Mevsimsellikten arındırılmış verilerden hesaplanan yıllık %3.8’lik büyüme kamuoyunda sevinçle karşılandı. Ancak resmi büyüme hedefimizin %4 olduğu bilinirken, elde edilen %3.8’lik büyümenin yarattığı sevinç ekonomi kamuoyunun aslında daha karamsar bir beklenti içinde olduğunun da güzel bir göstergesi oldu. Zira bir seçim yılı olması sebebiyle, yıl başından bu yana yaşananlar ve ülkemizin içinde ve dışında gelişen olumsuz siyasi ve iktisadi gelişmeler kamuoyu beklentilerinin kötüleşmesine ve %3.8’den daha düşük büyüme oranlarına kendini alıştırmaya başlamasına yol açmıştır.

Bu arada bazı uzmanlar beklentilerin ötesindeki bu büyüme rakamlarına dayanarak 2015 yılının tamamı için yapılan iyimser değerlendimelere mesafeli durmuştur. Zira 2015 ikinci çeyreği, 7 haziran seçimlerinden önceki, daha iyimser beklentilerin hüküm sürdüğü bir döneme aittir. Oysa seçim sonrasında ortaya çıkan olumsuz siyasi ve ekonomik gelişmeler var olan iyimserliğin etkisini yitirmesine, kötümser beklentilerin de etkisini artmasına neden olmuştur.

Ekonomik gerilemenin etkisi mahalli seçimlerde görüldü

Aslında makroiktisadi göstergelerdeki kötüleşme 2011 yılı ve sonrasındaki dönemde gözle görülür hale gelmişti. Özellikle 2002-2007 döneminde ortalamada %7 mertebelerine varan o göz kamaştırıcı büyüme oranları, 2008-2009 yılları arasında dünya ekonomisinde yaşanan gerilemeden etkilenmiş ve GSYİH, %4.5 azalmıştır. Bu ekonomik gerilemenin siyasi manada etkisi ise, 2009 mahalli seçimlerinde, iktidar partisinin oylarının %40’ların altına düşmesiyle ortaya çıkmıştır.

Her ne kadar dünya krizinin etkilerinin Türkiye’yi teğet geçtiğine kamuoyu inandırılmaya çalışılmış olsa da, seçim sonrası dönemde dünya ekonomisinde ortaya çıkan likidite bolluğundan iktidar partisi yararlanmasını bilmiş ve tekrar yüksek büyüme oranlarına ulaşabilmiştir. AKP’nin 2011 genel seçimlerinden %50’ye varan bir oy alması büyümenin siyasi manada kamuoyu desteğine nasıl yansıdığının en güzel örneğidir. Bu dönemde büyümenin temel kaynağını ağırlıklı olarak iç talepoluşturuyor ve dünya ekonomisinin o günlerdeki konjonktürü bu talebin finansmanı için gerekli finansmanın kolayca bulunabilmesine imkan sağlıyordu. Artık eski Ekonomi Bakanlarından Ali Babacan’nın bile eleştirmeye başladığı bu iç talebe ve aşırı dış kaynak kullanımına bağlı büyüme modeli iktidar tarafından bugüne kadar tercih edilmiş ve tüm sınırları sonuna kadar kullanılmıştır.

İç talep açısından bu büyüme modelinin kısıtları

Yapısal anlamda ekonominin arz yönüne ilişkin sorunlara ilginin azaldığı bugünlerde, büyümemiz iç talebe ve bu talebi oluşturacak olan harcamalara bağımlı hale gelmiştir. Bu harcamaların finansmanında kullanılacak mali kaynakların mevcudiyeti ise büyümeyi kısıtlayan en önemli faktör olarak karşımızda durmaktadır. Zira yurt içinde yeterli düzeyde tasarruf yapılamadığından, dışarıdan sermaye akımlarıyla bu ihtiyacını gidermeye çalışan Türkiye, son günlerde dünya mali piyasalarındaki konjonktürün tersine dönmesi sebebiyle arzu ettiği düzeyde ve koşullarda kaynak bulamaz hale gelmiştir. Dolayısıyla iktisadi karar alıcılarının iç talebi destekleyebilmek için çok fazla imkan ve “manevra” yapabilecekleri bir alan kalmamıştır. Gelecekteki büyüme performansımız için bu husus dikkate alınması gereken, önemli bir kısıt haline gelmiş ve Fed faizlerine bağlı olan uluslararası piyasalardaki likidite pozisyonunun büyüme üzerinde etkisi artmıştır.

Hükümetin iç talebi desteklemek için bütçe açığını vererek, kamu harcamalarını artırabilme konusunda da çok fazla hareket edebileceği bir alanı yok. Elbette Türkiye gibi demokratik ülkelerde, siyasi anlamda bütçe yapabilmek ve gerektiğinde açık verebilmek her zaman seçimle göreve gelmiş hükümetlerin iradesine bağlıdır. Ancak hükümetler böyle bir karar verdiklerinde, bu bütçe açıklarının hangi mali kaynaklarla finanse edileceği sorunu ile karşı karşıya kalırlar. Vergileme üzerinden, zorunlu olarak tasarrufları artırmak ve bu şekilde özel kesim harcamalarını baskı altına alarak kamu için kaynak temin edebilmek tercih edilebilecek yollardan biridir. Ancak siyasi iradenin kamuoyunun hiç de hoşuna gitmeyeceğini bildiği bu yola başvurmasını, özellikle bu günlerde beklemek, çok mümkün değildir.

Öte yandan bugünlerde çok arzu edilmese de, kamu kesiminin Merkez Bankası üzerinden kredilendirilmesi mümkündür. Bu, özellikle kısa vadeli finansman ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla başvurulabilecek bir yoldur. Aslında, Merkez Bankasının faiz politikasına yönelik 2014 Mayıs ayından itibaren başlayan tartışmayı bu kapsamda değerlendirmekte yarar vardır. Zira kamunun kaynak ihtiyacının karşılanması ve bu yapılırken de maliyetin düşük olması, bir yandan kamunun finansman kısıtının aşılmasına, öte yandan özel sektörün daha kolay ve ucuza borçlanabilmesine imkan sağlayacaktır. Ancak tüm bu tedbirler kısa vadede iç talebe bir canlılık getirirken,ekonominin maruz kaldığı birtakım yapısal kısıtlar sebebiyle aynı şekilde arza yansımayabilir. Bu da, zaten yüksek seyreden enflasyon üstünde ek bir talep baskısının oluşmasına yol açabilir. Merkez bankaları sıkı para politikaları ve yüksek faizlerle zaman zaman bu talep baskılarını yok etmeye ve böylece enflasyonu kontrol etmeye çalışırlar. Bugün için ülkemizde Merkez Bankasının kamuya açıktan kaynak yaratması pek mümkün görünmüyor. Merkez Bankası ülkedeki faiz düzeyi belirlenirken, ülkenin tasarruf açığının doğurduğu yabancı kaynak ihtiyacını bağlı sermaye akımlarını kontrol etmek ister. Bu yüzden TL faizlerini belirlerken Fed faizleri merkez bankaları için önemli bir referans oluşturur.

Bizdeki faiz tartışmasına bu açıdan bakılırsa, Fed’in yakın bir zamanda dolar faizleri artırma ihtimalinin olduğu bir ortamda, ayrıca ülke içinde ve dışında artan siyasi ve iktisadi risklere rağmen, TL faizleri düşürebilmek çok mümkün görünmemektedir.

Bu kısıtlara rağmen, yılın ikinci çeyreğinde görülen yıllık %3.8 büyümenin kaynağının iç talep olduğu görülmektedir. İç talep artışına neden olan talep bileşenleri arasında yer alan kamu harcamaları %7.2’lik bir artış ile %9.7’lik çarpıcı bir artış gösteren yatırımların ardından gelmektedir. İkinci çeyreğin 7 Haziran seçimlerinden önceki bir döneme rastlaması, elbette kamu harcamalarındaki bu artışı daha anlaşılır kılmaktadır. Ancak bunun yılın geri kalan kısmında da aynı şekilde, enflasyon ve bütçe dengesikonusundaki endişeleri hiçe sayarak, sürmesi pek mümkün görünmemektedir.

Bu dönemde sürpriz yapan ve iç talebe önemli bir katkıda bulunan talep bileşeni de yatırımlarolmuştur. Uzun zamandır azalma eğiliminde olan yatırımların, yılın ilk çeyreğinde %0.4 artması karamsar bir bekleyiş içine girilmesine neden olurken, ikinci çeyrekte ortaya çıkan %9.7’lik artış her kesimi etkilemiş ve umut aşılamıştır. Yatırımlar toplam talebin oynaklığı en yüksek bileşenidir ve iktisadi ve siyasi belirsizliğin arttığı bugünlerde, yatırımların izleyeceği yön büyümenin geleceği açısından önemlidir.

Yatırımlardaki artışın detaylarına inildiğinde, %7.8’lik artışla özel kesim yatırımları öne çıkmaktadır. Aynı dönemde kamu yatırımlarındaki artış %1.6’da kalmıştır. Özel kesim yatırımlarının içinde, %8.4 ile makine-teçhizat yatırımlarında bir artış yaşanmışken, özel kesim inşaat yatırımlarındaki artış %6.6’da kalmıştır. Özel kesimdeki makine-teçhizat yatırımlarının inşaat yatırımlarının üstünde seyrettiği görülmektedir. Bu bir bakıma özel sektörün, genişleme yatırımlarının yanında, ağırlıklı olarak yenileme yatırımlarına yöneldiğine işaret etmektedir. Özellikle siyasi belirsizliklerin artması ve kurlarda yıl başından itibaren görülen aşırı oynaklık, yenileme yatırımlarının ertelenmeden yapılmasına yol açmış görünüyor. Ancak bu tarz yatırımların süreklilik göstermediğini belirtmekte ayrıca yarar var. Ülkemizin artık çok daha fazla ihtiyaç duyduğu genişleme yatırımlarındaki artışın ise, siyasi ve iktisadi istikrarın yanında, özel sektörün son yıllarda ciddi oranda maruz kaldığı talep ve likidite baskılarının giderilmesine bağlı olduğunu belirtilmeliyim.

Büyümenin dış kaynak bağımlılığı ve cari açıklar

Türkiye ekonomisinin en temel sorunlardan bir olan kaynak sorunu 2013 yılına girilirken kendini yüksek cari açıklarla daha da görünür kılmaya başlamıştır. Mamafih cari açıklar 2002 sonrası dönemde hep yüksekti; ama bu açıkların finansmanını sağlayacak kaynağı bulmak o günlerde sorun değildi. 2013’e gelindiğinde hem dış kaynak bulmanın zorlaşması, hem de o güne kadar cari açıkların neden olduğu borçlanma ve mevcut borç stoğu ülkemizin daha fazla borçlanabilmesine engel teşkil etmeye başlamıştır. Zaruri olarak iç talebin kısılması ve bu talebi besleyen kredi genişlemesinin önüne geçilmesi gündeme geldi. İster istemez bunun iç talep ve büyüme üzerine olumsuz yansımaları oldu.

Maalesef alınan bu tedbirler sadece kısa dönemli sonuç elde etmeye yönelik, kaynak kulanım miktarında zaruri bir kısıntıya gitmeyi içeren tedbirlerdi. Oysa sorunun temelinde yatan ana faktör ülkemizin tasarruf oranının düşük olması ve bunu giderecek tedbirlerin bir türlü alınamamasıdır. Ülke ekonomisinin dış kaynağa bağımlılığını azaltmak için ne arzda, ne de talepte ciddi bir yapısal tedbir alınamadı. Durum bu olunca ekonominin kaynak sorunu halledilemiyor ve dış kaynağa bağımlılık bir türlü azaltılamıyor.

Ekonomik büyümenin iç talebe bağımlılığı sürekli olarak harcama yapmayı gerektirmekte ve bu harcamalarda yaşanan bir azalma daima büyümeye olumsuz yansımaktadır. Bu durum talep çekişli büyüme uygulamalarının temel özelliğidir.

Nitekim 2014 yılında iç talepteki azalmanın dış taleple (yani ihracat ile) telafi edilmesi amaçlandı ve bu yönde bazı tedbirler uygulanmaya başlandı. Dış kaynak temini zorlaşınca, beraberinde ortaya çıkan siyasi belirsizliklerle birlikte TL’nin de değer kaybetmesi gündeme geldi. Özel kesimin döviz cinsinden büyük miktarda borç sahibi olmasına rağmen TL’de görülen bu değer kaybı, ihracat yoluyla kaynak bulmayı amaçlayan resmi makamlarca oldukça olumlu karşılandı.

Kur artışları ile birlikte ihracatın artması beklenir. Zaten 2014 birinci çeyreğinde bu beklentiler doğrultusunda gelişmeler de oldu ve ihracat %4’ü aşan oranda arttı. İlk etapta sevindirici görülen bu gelişmenin ilerleyen dönemlerde tekrarı yaşanmadı. Zaman içinde TL ciddi oranlarda değer kaybetmiş olsa da ihracat talebi bu gelişmelere yeterli düzeyde tepki veremedi. Dahası kurdaki yükselmeler ithalat maliyetlerini artırarak, hem enflasyon üzerinde, hem de cari açık üzerinde baskı oluşturmaya başladı. Bunun temel sebebi, yapısal olarak ülkemizdeki üretimin ithal girdi bağımlılığının yüksek olmasıdır.

Son açıklanan milli gelir rakamlarına göre, TL’deki büyük değer kayıplarına rağmen, ihracatın büyümeye katkısının hiç de beklendiği gibi olmadığı açık bir şekilde görülmüştür. Dahası ikinci çeyrekte ihracat %2.1 azalırken, ithalatın ise %1.6 seviyesinde arttığı gözlenmiştir. Bu durum sadece bu döneme özgü bir durum olmadığı için, dış ticaretimizdeki yapısal sorunların hala çözülemediğinin ve artarak devam ettiğinin bir işareti olarak düşünülebilir.

Ülke ekonomisinin ithal girdi bağımlılığı, ihracatımızın maruz kaldığı tek sorun değil. Bunun yanında, ihraç ürünlerimizin katma değerlerinin düşüklüğü, pazar çeşitliliğimizin azlığı ve en önemlisi farklı ihracat pazarlarına yönelik farklı iş modellerine duyulan ihtiyaç çözüm bekleyen sorunlardır.

Bunun dışında, ihracat şeklimizle ilgili çok bilinmeyen bir hususun da bilinmesinde büyük yarar vardır. İhracata arz açısından yaklaştığımızda görüleceği gibi, ihracat ile yurt içi talep arasında yüksek ikame edilebilirlik (birbirinin yerine geçebilmek) sorunu vardır. Özellikle iç talebin canlandığı hallerde bu sorun ihracat açısından daha da önemli hale gelir. Zira iç talebin canlanmasıyla, üreticiler için yurt içine arzetmek ihracata göre daha cazip hale gelebilmekte ve ihracatı azaltıcı yönde bir etki ortaya çıkarmaktadır. Bu durum, ihraç pazarları ile yerel düzeyde üretim yapılan pazar arasında farklılaşmanın olmamasından kaynaklanan yapısal bir sorundur.

Ne olacak?

Artık talebe dayalı büyüme modelinin sonuna gelmiştir. Harcamanın yerine üretimin, gelir yaratabilmenin zamanıdır. Bir mecburiyetle de olsa, büyüme modelinin odağına arzı koymanın zamanı gelmiştir. Bunun yapılamadığı bir Türkiye, maalesef düşük büyüme oranlarına mahkum kalacaktır.

Ekonomide, önümüzdeki dönemde mali kaynak kısıtların etkisinin artması iktisadi birimlerin temel fiyatlara (faiz, kur ve enflasyon) duyarlılığını artıracak, faiz ve kur seviyeleri geçmişte olmadığı kadar önem kazanmaya başlayacaktır. Ancak kaynak sıkıntısı içinde olan bir ekonomide faiz, kur ve enflasyon oranlarını düşük tutmak suretiyle büyüme yaratma döneminin sonuna gelindiğini de belirtmekte yarar var. Siyasilerce suistimal edilmeye müsait bir durum olsa da, iktisadi manada enflasyonu, faiz ve kuru düşürerek büyüyebilmenin imkanı kalmamıştır.

Bu noktada ülkemizdeki siyasi gelişmelerin, ekonomik büyümenin geleceği konusundaki beklentilerdeki kötüleşmenin tek sebebi olmadığını belirtmekte yarar var. Sorun, ülke içinde yaşadığımız olumsuz siyasi ve iktisadi gelişmelerin dünya ekonomisinde ortaya çıkan belirsizliklerle aynı döneme rastlamasıdır. Fed’in olası faiz artırımı ve sermaye akımlarının tersine dönerek kendine güvenli ve riski düşük daha güvenilir limanlar araması, AB’de süregelen euro problemi, son günlerde daha da görünür hale gelen Çin ekonomisinden dünyaya yansıyan olumsuz gelişmeler ve nihayet çevremizdeki ülkelerdeki siyasi ve iktisadi sorunlar Türkiye ekonomisinin büyümesi açısından kayda değer dışsal kısıtları oluşturmaktadır.

2002 yılı sonrasında dünya ekonomisindeki olumlu konjonktürden ve likidite bolluğundan yararlanmasını bilmiş olan Türkiye, dışarıdan kolay ve ucuza borçlanarak yüksek büyüme oranlarına erişebilmiştir. Ancak onüç yıldır bu dış kaynaklar, bugünkü sorunlarımızı giderecek şekilde ve alanlarda kullanılamamıştır. Ülke ekonomisinin döviz kazanma kabiliyetini geliştirebilecek sanayi üretimi yeterince desteklenmemiş, zaman zaman da horlanmıştır. Kaynaklar daha çok ülke içindeki ihtiyaçların giderilmesine ve bu amaçla hizmetlerbankacılık ve inşaat gibi iktisadi faaliyetleri desteklemek için kullanılmıştır. Değerli TL politikasının yol açtığı ucuz ithalat üretimde yabancı girdi bağımlılığının artmasına neden olmuştur.

Ülkenin altyapısının yenilenmesine çalışılmış; büyük şehirlerde kentsel dönüşüm faaliyetleri önem kazanmıştır. Fakat ülkenin uluslararası düzeyde rekabetçiliğinin simgesi olan sanayi üretimi büyük ölçüde ihmal edilmiştir. Geç kalınmış olsa da, artık ülke ve dünya konjonktürü açısından dönem sanayi faaliyetlerine ve üretime önem verme dönemidir.

Son onüç yılda sanayi faaliyetlerin en temel girdisini oluşturan sosyal ve beşeri sermayedeki erozyon da dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. Beşeri sermaye yatırımlarının başında gelen eğitim hizmetlerinde, bırakın ileriye gitmeyi, mevcudu bile korumakta zorlanılmaktadır. Özellikle 7 Haziran sonrası yaşanan siyasi gerilim ve terör olayları da, ülkemizin kalkınmasında önemli olduğunu düşündüğüm toplumsal kimlik ve sosyal sermayemiz üzerinde tahrip edici etkiler yaratmaya başlamıştır.

Ülkemizdeki toplumsal barışın sürdürülebilmesi için tehdit oluşturan bir sorunumuz ise gelir dağılımındaki eşitsizliklerdir. 2001 sonrasında yapılan yapısal reformlar ve izlenen ekonomik politikalar ülkemizdeki gelir eşitsizliklerini azaltıcı yönde etki etmiştir. 2009 sonrasında ise, gelir eşitsizliğinin mevcut durumunda kayda değer bir iyileşme yaşanamamış, Türkiye hala OECD ülkeleri içinde gelir dağılımının en kötü olduğu ülkeler arasında yer almaya devam etmiştir. Özellikle siyasi iklimin elverişli olmadığı bugünlerde, gelir dağılımı meselesi çok daha fazla önem kazanmakta ve ciddi şekilde iyileştirilmesi zaruri hale gelmektedir. Bu yönde alınacak tedbirlerin ekonomide talebi değil, arzı öne çıkartan; harcamayı değil, üretmeyi önemseyen iktisat politikaları içermesi beklenir.

Elbette bugün karşı karşıya kaldığımız ekonomik problemlerin çözümü ve iktisadi sistemimizdeki yapısal sorunların giderilebilmesi için gerekli tedbirlerin alınması, dahası bu tedbirlere alınabilecek kararlı siyasal bir iradenin ortaya konulabilmesi son derecede önemlidir. Ancak ülkemizin içinde bulunduğu siyasi kriz ortamında böyle bir iradenin oluşması, bırakın kısa vadede oldukça zor görünmektedir.

Prof. Dr. Öner Günçavdı ile guncavdio@gmail.com ve @onerguncavdi adreslerinden iletişim kurabilirsiniz.