Güven endekslerinin yorumunda ekonomik konjonktür dikkate alınmalı!

Prof.Dr. Öner Günçavdı

Geçtiğimiz haftalarda tüketici güven indeksi açıklandı ve ekonomiye yönelik tüketici güveninin eylül ayında %16.7 azaldığı görüldü. Bir erken genel seçim döneminde bu sonuç, iktidarın ekonomi yönetimindeki başarısızlığının bir göstergesi olarak yorumlandı. Kurlardaki yükselme, ihracatta görülen düşüşler, işsizlikteki artış ve arka arkaya gelen düşük büyüme performanları kamuoyu algısını değiştirmiş ve bu oranlarda bir güven kaybına yol açmıştır.

Sadece tüketici güveninde mi görülüyor bu gelişmeler? Belli bir gecikmeyle de olsa, tüketicideki bu güven kayıpları reel kesimde de yankı bulmakta ve zamanla reel kesim güven indekslerinde de düşüşe neden olmaktadır.  Özellikle ekonominin talep açısından durumunun parlak olmaması, kur ve faizlerdeki artışlar gibi bunca olumsuz gelişmelerin reel kesimin ekonomik duruma yönelik algılarını değiştirmemesi beklenmemelidir.

            Aslında ciddi birtakım istatistiki ölçüm yöntemlerine dayansa da, sonuçta bu güven indeksleri, ilgili kesimlerin subjektif algılarının bir ölçümüdür.  Bireylerdeki algıların oluşumu da, iktisadi sistemin içinde bulunduğu konjonktürün ve konjönktür içinde baskın olarak öne çıkan faktörlerin etkisinin olması yatsınamaz.  Örneğin ekonomideki arz yönlü gelişmelerin baskın olduğu dönemlerde güven algılarının oluşumunda arza yönelik gelişmeler ciddi bir rol oynarken, toplam talebin ve bu taleple ilgili gelişmelerin önem kazandığı hallerde de, tüm bu talep yönlü gelişmelerin güven algısını yönlendirmesi mümkündür. Dolayısıyla, iktisadi konjonktürün içinde bulunduğumuz dönemine özgü faktörler dikkate alınarak bu güven algılarının yorumlanması yerinde olacaktır. Buradan yola çıkarak, ekonomideki reel sektöre yönelik kapasite kullanımı ve sanayi üretimi gibi verilerle güven indeksleri arasında, de facto olarak olduğu varsayılan sabit bir ilişki her zaman görülemeyebilir.

            Bugüne kadar bu güven indekslerine dayanan yorumlarda, konjonktürün algılarımız üzerindeki bu yönledirici etkisi ihmal edilmiştir. Konunun derinine inmeden, rakamlardaki değişkenliğe dayanan, son derecede yüzeysel yorumlar ekonomi kamuoyununda istenmeyen algıların oluşumuna ve hatta kafa karışıklıklarına yol açmıştır.

Akademik düzeyde son zamanlarda yapılan birtakım çalışmalarda, bu güven indeksleriyle bazı makroiktisadi değişkenler arasında istatistiki ilişkiler kurulmaya çalışılmış; güven indeksleri bu tarz tahmin modellerinin temel girdisi olarak kullanılmıştır.  Bu yapılırken, farklı dönemlerdeki subjektif güven algısının oluşumunda birbirinden farklı iktisadi unsurun oynamış olduğu rolün, kurulan tahmin modellerinin performansını nasıl etkileyeceği dikkate alınmamıştır.  Kurulan davranışsal ilişkilerin sürekli ve istikrarlı bir ilişki olduğu düşünülmüştür.

Şekil 1 – Sanayi üretim ile güven indekslerinin zaman içinde seyri

Şekil 1’de bu durum açıkça görülebilmektedir. Bu şekilde sanayi üretim indeksindeki gelişmelerle, tüketici ve reel kesim güven indekslerindeki gelişmeler yer almaktadır.  Şekilde yer alan tüm veriler mevsimsel ve arizî etkilerden arındırılmış serilerdir ve Merkez Bankası’nın ham verilerine dayanarak kendimiz tarafından hesaplanmıştır. Özellikle tüketici güven indeksinde son yıllardaki düşüş eğilimi bu şekilde de çok çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.  Buna ek olarak uzun bir süre yatay bir seyir izledikten sonra, 2014 yılı sonundan itibarel reel kesim güvenindeki azalma da bu şekilde görülebilmektedir.  Yani her iki güven indeksinde son dönemlerdeki gelişmeler ekonomiye yönelik algılarda bir kötüleşmeye işaret etmektedir.  Fakat güven algısındaki gelişmeler bu kadar kötüleşmişken, sanayi üretim indeksindeki artış eğiliminin devamı son derecede çarpıcı ve bir o kadar da kafa karıştırıcıdırZira de facto olarak beklenen, güven indekslerindeki kötüleşmeyle birlikte, en azından bir veya birkaç dönem sonra sanayi üretiminin de bir düşüş eğilimine girmesidir. Maalesef Şekil 1’de son yıllara ilişkin bu beklentiyi destekleyen bir eğilim göremiyoruz.

Böyle bir bekletinin boşuna olmadığını, ilgili verilerin 2007-2011 arasındaki ilişkilerine bakılarak teyit edebilmekteyiz. Bu dönemde ilişkilerin yönü faklı olsa da sanayi üretimi ile ekonomiye yönelik güven arasındaki güçlü bir bağ gözle kolayca görülebilmektedir. 2007-2009 arasında sanayi üretim indeksinin ekonomiye güven algısıyla birlikte azaldığı, 2009-2001 arasında ise ekonomiye duyulan güven ile arttığı görülmektedir. Ancak 2011 sonrası güven algısı ile sanayi üretim arasındaki bağ bir şekilde kopmaktadır.

Kanımca bu kopuşun ana sebebi, bahsedilen dönemde algı formasyonunun farklı ekonomik faktörlerce yönlendirilmesi ve ortaya çıkan algının geçmişte olduğundan farklı bir şeyi göstermesidir. 2007-2011 döneminde gerek Türkiye ekonomisinde uygulanan ekonomik reformlar gerekse dışsal manada meydana gelen şoklar ekonominin arz yönü ile ilgili faktörleri kamuoyunun dikkatinde tutarak, bu algıların arz temelli oluşmasına yol açmıştır. Fakat 2011 sonrasında ekonominin arz kesimindeki gelişmeler yavaşlamış ve toplam talep ile ilgili gelişmeler önem kazanmaya başlamıştır.  Elbette kamuoyunun algısının oluşumunda da talep temelli faktörler öne çıkmıştır. Arz ile bağ zayıflamış ve güven algısı ağırlıklı olarak ekonominin talep koşullarına yönelik subjektif bir algıya dönüşmüştür.  Özellikle  reel kesim güven indeksinin 2014 yılı sonuna kadar yatay bir seyir izlemesine rağmen sanayi üretimin artıyor olması, bu güven algısının oluşumunda arz dışı etkenlerin baskın oluşuna işaret etmektedir.

Güven indekslerindeki bugün gözlemlenen düşüşler aslında kamuoyunun arza yönelik bir güven kaybını değil, tersine toplam talep ile ilgili kaygılarındaki bir artışa işaret etmektedir.  Dolayısıyla ekonomik güven indekslerindeki gelişmelerin yorumlanması yapılırken, ekonominin içinde bulunduğu konjonktürün dikkate alınması ve bu konjonktüre bağlı olarak ekonomideki arz veya talep yönlü faktörlerden hangisinin iktisadi gelişmelerde baskın faktör olduğunun tesbit edilmesini gerektirmektedir.  Bu tesbit neticesinde elde edilecek sonuç, ölçülen ekonomiye yönelik duyulan güven veya kaygıların aslında arza mı, yoksa talebe yönelik bir kaygı veya güvene mi işaret ettiği kolayca anlaşılabilecektir.